22 Ocak 2010 Cuma

Ben İçeri Düştüğümden Beri


Çok iyi bir şiir okuru sayılmam,ancak geçenlerde karşıma bu şiir çıktı,Nazım Hikmet Oratoryosunda Genco Erkal tarafından okunmuş..Tüylerim diken diken oldu,Nazım Hikmet'in ne kadar büyük bir şair olduğunu bir kere daha anladım..Bilenler hatırlasın,bilmeyenler tanışsın istedim :))

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’
Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’
Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene
Bir haftada yaza yaza tükeniverdi
Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat...’
Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta...’
Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri
Yedibuçuğu doldurup çıktı.
Dolaştı dışarda bi vakit,
Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.
Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda...

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.
Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,
Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.
Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri...
Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene
Sonra vesikaya bindi
Bizim burda, içerde
Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için
Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz
Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya
Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman
Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları
Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri
Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine
‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.
Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,
Ve kahreden yaratan ki onlardır,
Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

Ve gayrısı
Mesela, benim on sene yatmam
Laf’ı güzaf...
.

Nazım Hikmet Ran

18 Ocak 2010 Pazartesi

Severim...



Geçenlerde öğle saatlerinde otobüsle karşıya geçerken kış güneşinin camdan tatlı tatlı beni ısıttığını farkettim...Sonra düşündüm bu duyguyu ne kadar sevdiğimi..Hemen ardından gökyüzünün o berrak masmavi haline ve bembeyaz bulutlara baktım.Takıntılı bir gökyüzü aşığıyım ben,her halini seviyorum gökyüzünün.İnanılmaz bir dinginlik ve sonsuzluk hissi kaplıyor içimi her kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda...Bir anda düşünmeye başladım,aslında hayatta ne çok sevdiğim şey var diye..Kendi kendime hemen aklıma gelenlerden bir liste cıkardım,içim mutlulukla doldu..Şükran duydum Yaratıcıya tüm bunları sevdiğim için,güzel duygular hissedebildiğim için...Severim listemden aklıma gelenler:
Kış güneşi
Gökyüzü
Bebekler
Haftasonu kahvaltıları
Haftasonu kahvaltıları üzerine içilen türk kahvesi eşliğinde tek bir sigara
Suadiyeden Fenerbahceye sahilde yürümek her hava koşulunda
Ağaçları izlemek
Doğa(Karadeniz'de Çamlıhemşin yaylalarına gittiğimde ilk iki gün hayranlıktan ağlayıp durmuştum)
Trekking yapmak
Arkadaşlarımla geçirdiğim zamanlar
Eminönü-Kapalıçarşı-Sultanahmet bölgesinde vakit geçirmek ,alışveriş yapmak
Ezine peyniri
Robert de Niro'yu izlemek
Meditasyon-ibadet-dua
İçimdekileri yazmak,düşünmek,duygu ve düşüncelerimi incelemek
The Piano film müziği-Michael Nyman
Harry Potter serisi
Kahve çikolata eşliğinde kitap okumak veya film izlemek
Radikal kitap eki
Remzi kitapevi
Beyoğlu pasajları
Beyoğlu Cafe'leri
Boğaz köprüüsünden geçerken Kızkulesinin oldugu taraftaki manzarayı izlemek
Taksim Gezi parkından gözüken deniz manzarası
Rock müzik
Annemin yemekleri
Annem teyzem kuzenim ben dörtlüsü olarak beraber gecirdiğimiz her türlü vakit
Fransız sineması
Ferzan Özpetek filmleri
Enigma
Deniz'le tatile gitmek
Yeni okuduğum bir kitabın veta izlediğim filmin yorumlarını ekşi sözlükten okumak
İhsan Oktay Anar külliyatı
Umut Sarıkaya karikatürleri
Beyaz Fırın mamülleri
Art cafe pastası

14 Ocak 2010 Perşembe

GÖKYÜZÜ ŞOV YAPIYOR


Bu yakınlarda gökyüzünü izliyorum sürekli..Özellikle gün doğumu ve gün batımlarında muhteşem renklere bürünüyor.Geçen hafta bir sabah resmen somon ve bakır rengindeydi bulutlar.Ben yine hayretler içinde hayran hayran izledim gökyüzünü.Yeniyılın ilk pazarında saat 2 gibi sahile gittim yürüyüşe,yaklaşık 2-2,5 saat kaldım sahilde.Kapadı hava önce ,yağmur bastırdı,gökyüzü kapkara karardı,ama ufukta fenerbahce tarafında bulutlar arasında masmaviydi gökyüzü,dedim kendi kendime en karanlık durumlarda bile ufacık da olsa aydınlığı görebilmek ne güzel,ne umut verici...Ben böyle düşündüm ya,nedense enerjimi cok uyumlu hissediyorum evrenle bu yakınlarda,tam mola vereceğim sırada bir gunes cıktı caddebostan civarlarında,gunese karsı bir kahve ve kitap keyfi yaptım ki şahaneydi..Sonra dönüş yolunda gün batarken adaların üzeri kıpkırmızı kesildi. Dedim kendikendime gökyüzü şov yapıyor yine...Bu güzellikleri görmemi sağlayan gözlerimin varlığına şükürlerolsun:)

4 Ocak 2010 Pazartesi

Hayatta hiçbirşey tesadüf olmamalı..



Bir türlü bloguma düzenli yazmaya alışamadım.İçimi döktüğüm defterler ajandalar oldugu halde sözkonusu internet ortamı olunca otosansür uyguluyorum kendime.Sanal ortamda içimdekileri paylaşmak ,açık olmak konusunda zihnim engellerle dolu .Bu blog da daha önce yazmıs oldugum birkaç yazıyla kalakaldı terkedilmiş..
Ancak gectiğimiz haftasonu bir organizasyonda İpek Aral Kişioğlu ile tanısıp sohbet etme fırsatım oldu.Kendisi insan kaynakları dünyasından bir profesyonel,aynı zamanda da blog(lar) yazarı..Sohbetimiz sırasında konu blog dünyasına geldi.İpek Hanım'a da blog yazma konusunda ne kadar ketum oldugumdan bahsettim.Hatta halihazırda bir blogum oldugunu ama ne zamandır tek satır yaz-a-madığımı söylemedim bile..İpek Hanımsa bana yazmanın ve paylaşmanın insanı nasıl geliştirdiğini ve rahatlattığını anlattı..Aslında yazmanın guzelliğini biliyor ve yasıyordum ama kendi dünyamda.. Başlıkta da dediğim gibi bence tesadüf değildi konusmalarımız.Blog dunyasına okuyucu olarak bayılıyorum zaten.Ben de düzenli yazacağım artık dediğim de cok oluyordu..Bu sohbetin üzerine yazma isteğim cesaret buldu.Zaten ne zamandır kendimle ilgili,kendimi bir cok konuda nasıl farkında olmadan engellediğim ve sınırladıgımla ilgili çalısmalar yapıyordum.Zihnimdeki tüm engelleri kaldırmaya niyet edeli cok oluyor. Saf bir niyetle cıkılan yolda dogru zamanlama ile önünüze fırsatlar geliyor..Yani tesadüfen gercekleşmiyor hiçbirşey...Tabi fısratların farkında olmak ,her dokunusun hayatımızda bizi nasıl etkilediğini farketmeye açık olmak lazım.Ben de günlük koşuşturmaca içinde çogu zaman mesajları kacırıyor ama bazen de yakalıyorum sanırım:)Sözün kısası bloga yazma konusunda bu sohbet engelleri yerinden oynattı..Umarım devamı gelir...

2 Ocak 2010 Cumartesi

BOLLUK BEREKET

Sonsuz kaynak benim içimdedir ve ben onu harekete geçiriyorum
Bolluk ve bereket içindeyim
Bütün ihtiyaçlarımı rahatlıkla karşılayacağım kaynaklara sahibim ve bunu kullanıyorum
Gürül gürül akan bir çağlayan gibi hayatın nimetleri akıp gelir sürekli
O çağlayanın içinde neşe ve huzurla yıkanıyor ve doya doya içip kanıyorum
Her zaman içimdeki sonsuz kaynakla birlikte olduğumu bilirim
Benim asıl zenginliğim işte ona sahip olmaktır ve bu duygu bütün zenginliği bana çeker
Bolluk duygusu sahip olduğum şeyler dolayısıyla hissettiğim birşey değildir
Varlığımın kendisi zaten ihtiyaçtan uzaktır
Temizlenmek ve gelişmek ve olgunlaşmak için çıktığım bu yolda benim için en uygun araçlar her zamanyolumun üzerinde beni bekler
Hayatımda bol sevgi,bol para,yeterli zaman,ve sonsuz bilgi her zaman mevcut
Onlar tam zamanında karşıma çıkıyorlar
Ben de uzanıp onları alıyorum
O beni yarattı ve bütün ihtiyaçlarımın garantisini verdi bana.O beni sever
O'nun katında ve yanında özel bir yerim olduğunu bilirim
Şimdi ve gelecekte bütün ihtiyaçlarım O'nun garantisi altındadır
Çalışarak,üreterek ve paylaşarak yaşadıkça bolluk bana akar
Sahip olduğum bolluğu paylaşırken verdiklerimin bana çoğalarak geri geldiğini bilirim
Bir elim bana sunulan bolluğu almak için yukarıdaysa,diğer elim ihtiyaçta olana vermek için aşağıdadır
Böylece ben alma verme döngüsünü sürdürmüş olurum
Kimsenin kalbini kırmamaya ,hakkını yememeye özen gösteririm
Böylece bolluğun önünü kesecek enerjileri hayatımda barındırmam
Her günümü neşe,mutluluk ve kahkaha ile doldururum
Her bir saniyeyi bir gün gibi,her bir günü bir hafta kadar verimli yaşarım
Cebimdeki her bir lira bin lira gibi bereketlenir
Her yaptığım işe bütün dikkatimi ,bütün sevgimi katarım
Her ne yapıyorsam en iyisini,en kalitelisini yaparım
İşim benim imzam gibidir
Ve her ürettiğim şey bana bir çok zenginlik katar
Çünkü ben ürettiklerimle insanların hayatlarına anlayış,sağlık,umut ve konfor ve güzellik katarım.Ürettiklerim onların hayatlarında fark yaratır
Onlar da bana bunun bedelini sevinçle öderler
Bu arada gereksiz israftan,boşuna ve gösterişe yönelik harcamadan kaçınırım.Çünkü bilirim ki Tanrı israftan hoşlanmaz
Gereksiz harcamalarda dikkatli,ama kendim ve başkalarının hayatına katkıda bulunacak harcamalar için cömertim
Bolluğu hayatıma çeker ve bolluğu oluştururum
Her an yaratıp çoğaltan Tanrının bu oyununa ben de katılmış olurum böylece

Yukarıdaki dua ya da olumlama (her ne derseniz) Şanal-Işık Elçi Günseli'ye ait .İnternette yayın yapan derki isimli spirituel dergide karşıma çıktı.Ben ilk okuduğum anda bayıldım.Bolluk bereket anlayışını bence o kadar güzel ve doğru ifade etmiş ki ,ben hergun okuyorum.Bana çok güzel bir enerji yüklüyor.Blogumla yeniden ilgilenmeye başlayınca hemen aklıma burada paylaşmak geldi.Üşenmedim yazdım.Okuyan herkese bolluk bereket getirmesini dilerim.:)

30 Aralık 2009 Çarşamba

KİŞİSEL BÜTÜNLÜĞÜM

Gectiğimiz hafta tv8de Doğan Cüceloğlu ile İnsan İnsan'a programının konuğu Emre Kongar'dı.Programın tümünü izleyemedim ama izlediğim kısımda "özü sözü bir insan nasıl olur" bunu konusuyorlardı.Emre Kongar bizim kültürümüzde insanların yüzüne gülüp ya da güzel şeyler söyleyip daha arkasını döner dönmez dedikodusunu yapmanın nasıl da normal sayıldıgından bahsetti..Örneğin tanıdıgımız birinin yeni saç modeline methiyeler düzüp o kişiden ayrıldıgımız anda yanımızdaki diğerine "gördün mü ne kadar iğrenç olmus,hiç yakışmamış"cümlesini çok rahatlıkla kurabildiğimizi söyledi..Batı toplumlarında insanların bu tarz davranışlarda bulunmadıgından ,karsısındakinin yüzüne içinden hiç gelmediği halde güzel sözler söylemediğinden ama arkasından da çekiştirmediğinden bahsetti.Aslında bahsedilen tam bir kişisel bütünlükten yoksunluk haliydi..Bizim içinde yaşadıgımız kültürün bu kadar önemli bir konudaki bozuklugu nasıl normalleştirdiğini düşünüyorum ne zamandır.Mevlana bizim insanımız ..En meshur sözlerinden biri "ya oldugun gibi görün,ya göründüğün gibi ol."Mevlana'dan altın öğütler diye çerçevelettirip duvarlarımıza asıyoruz.Peki uygulamada neden böyleyiz ..
Herhangi bir konuya hem zihnen hem kalben dikkat kesilince sanki hep onunla ilgili şeyler dikkatini çeker ya insanın,benim de öyle oldu son zamanlarda.Program yayınlanmazdan evvel de bu konu beni mesgul ediyordu.Tabi kişisel bütünlük bozukluğu sadece yüze gülüp arkada konusma halinde tezahür etmiyor.Bazen sadece sevilmeme,kabul görmeme,yargılanma gibi korkularla kendimizle ilgili beyaz yalanlar uyduruveriyoruz rahatlıkla,farkında olmadan..Bazen kalbimiz başka şey söylüyor aklımız başka..Bazen kalbimiz aklımız uyuyor birbirine bu sefer de eylem aşamasında çuvallıyoruz...Ya da zihnimizdeki sese uyup birşey yapıyoruz,özgerceğimizi ifade etmekten o kadar uzak oluyor ki,sonra keşke uymasaydık diye ahvah ediyoruz..Zaten dualarımızın isteklerimizin neden bir türlü gercekleşmediğinin cevabı da bu kişisel butunluk meselesi değil mi..Hem sprituel öğretilerde hem de dinlerde bu böyledir."Sen kalben iste olur"deriz..Çünkü ellerimizi açar dua ederiz "bir ev istiyorum" diye,aklımız o sırada bu maaşa nasıl ev alıyorsun der..Allah'ın evrendeki sınırsız sonsuz hazinelerine inanmaz...Ayrıca yine yazının başında da bahsettiğim gibi bütünlüğümüzü bozan diğer mevzu karsımızdaki üzülmesin diye onunla ilgili söylediğimiz yalanlar...Çok yakışmış,harika olmuş,süper bir seçim..İçimizden bambaşka seyler gecerken bu cümleleri hangimiz kurmadık ki?
Ben kendimle ilgili konularda bütünlük sağlamak adına çok çabalıyorum.Hala kendimi sırf karsımdaki üzülmesin diye istemediğim birseyi yaparken buluyorum..Ya da artık çok çok aza indirsem de kendimle ilgili kabul görmeme korkusundan dolayı küçük yalanlar söylerken yakalıyorum.Bunların kökeni o kadar sinsi o kadar derinlerdeki,çogu zaman bir mantıklı kılıf uydurup egonuz hareketinizin haklı oldugu konusunda sizi ikna edebiliyor.Ancaaak bir konu var ki tıkandıgım o da ilk paragrafta bahsedilen konu,yani karsımdaki insana benim begenime sundugu birseyi hiç ama hiç begenmediğimi söyleyemiyorum işte.Arkasından dedikodusunu yapmıyorum Allaha sükür.Ama yüzüne de "güzel olmamıs,ben begenmedim"cok nadir diyorum.Sonra baslıyor ben de tabi iç hesaplaşma,"dogruyu söyleyemedim "diye hırpalayıp duruyorum kendimi..Gecenlerde cok yakın bir arkadasım Alman kayınvalidesine yeni aldıkları masa sandalye takımını gösterip fikrini sormus.Kadın da gayet doğal bir ifadeyle "Begenmedim"deyivermiş:)Tabi arkadasım biraz bozulmus ,üzülmüş.Bana anlattığında,ona bu davranısın aslında ne kadar normal oldugunu acıklamaya calıstım kendimce..Sanırım bizim kültürümüzde bu kadar acık sözlülük cok da mumkun değil.Ben de kendimce dürüst olmak adına ifadelerimi yumusatarak söylemeye karar verdim."Sen begenip almıssın ne hoş güle güle kullan"örneğin zevkime hitap etmeyen durumlarda kullandıgım yumusak ifadelerden biri...Zira ne kalbim ne aklım karsımdakine direk"begenmedim" demeyi kabul etmiyor henuz:))

28 Eylül 2009 Pazartesi

BEL AĞRISINA MEDİTASYONLA ÇÖZÜM

Bel agrısının etrafımda ne kadar yaygın oldugunu gördüğüm ve uyguladığım tedavi yönteminin bel agrısını gercekten hayatımdan cıkardığına kanaat getirdiğim için bu yazıyı yazmaya karar verdim.Burada yazdıgım yöntem ,düşüncelerimizin ve eylemlerimizin hayatımız üzerinde ne kadar etkili olduguna inananlara belki bir ışık tutar diye düşünerek kaleme alınmıstır..
Yaklaşık 3 yıl önce bir sabah giyinirken belime saplanan dayanılmaz ağrıyla oldugum yerde kaldım.Bırakın dogrulmayı ,en ufak bir kıpırdama girşimi bile beni mahvediyordu.Sürünerek salona geldim ,2 gün boyunca yerde yattım.Kas gevşeticiler yardımıyla iki gunun sonunda zar zor dogrulup doktora gitmeyi basarmıstım.Teşhis klasikti: disk kayması ..O zamandan bu yana bel ağrısı hep hayatımda oldu.Doktor tavsiyesiyle yapılan hareketler artı plates dersleri hemen aldıgım tedbirler oldu..Tamam işe yarıyorlardı ama belimdeki ağrı tamamen çıkıp gitmemişti işte hayatımdan.Hep orada varlıgını hissettiriyordu bana,hayatımın bir parçası olmustu.Eğilirken ,ağır bir şey kaldırırken,topuklu ayakkabı giyerken hep tedirgindim,ağrının şiddetlenerek devam edeceği nerdeyse kesindi çünkü....Bu şekilde 2009 baharına kadar devam etti...Sonra bahsettiğim tarihlerde bu ağrıya bir de bacak ağrıları eklendi. .Belimle bacaklarım arasında gezinen ağrılardan dolayı oturabilmek bile benim için bir lüks olmustu.Ruh halimse beni öldürüyordu.Hergün güne başlarken acaba bugün ne kadar acı çekeceğim diye düşünüyor,beklentim asla boş çıkmıyordu...
Uzun zamandır kendi iç dünyamla haşır neşir oldugum için ve vücudumuzdaki hastalıkların da bize birşey anlattıgına olan inancımdan dolayı bu konuda artık eyleme geçmeye karar verdim.Zira bedenim artık küçük sinyaller değil alarm veriyordu..
Bir gün "bu ağrıları hayatıma neden çektim,bana ne anlatmaya çalışıyorlar "anlamaya niyet ederek gözlerimi kapadım.İlk önce 3 yıl önceki olay geldi aklıma.O dönem çok sevdiğim biri önemli bir hastalık geçiriyordu ve onun tedavisine ilişkin tüm sorumluluklar benim üzerimdeydi.Muhtemelen bu kadar sorumlulugu taşıyamamıstım ve hastalık vucudumdaki en zayıf noktadan beni vurmustu.Peki ama ondan önce benim belim çok mu sağlıklıydı?Hatırlamaya niyet edince birden farkına vardım,aslında hayatım boyunca uzun süre eğilip birşeylerle uğraştığımda doğrulurken belim hep hafif hafif ağrırdı,ama ben bunu önemsemez normal sanırdım.Biraz daha geri gitmeye niyet ettim,doğustan böyle olamazdı ya,ilk ne zaman ağrımıstı peki?Gözümün önüne lise yaşlarım geldi.Evde büyük temizlik var ve ağır bir eşyanın yerinden oynatılması gerekiyor,annem sabırsız babamın akşamüstü gelmesini beklemek yerine eşyayı hareket ettirmeye çalısıyor ve anneme kıyamayan ben bir ucundan yardım etmeye kalkışırken belimde ince bir sızı hissediyorum.Bulmustum işte...Hayatım boyunca bunu hep yapmıstım ben.Birilerine kıyamayıp kaldıramayacağım yüklerin altına girmiştim.Hemen o tarihten bugune sadece elimden geldiği kadar yardım etmekle yetinmeyip başkalarının dertlerini sıkıntılarını nasıl sırtımda taşıdıgımı,etrafımdaki herkes iyi olsun diye delicesine nasıl çaba sarfettiğimi,başaramayınca nasıl kendimi hırpaladığımı ;kişi kişi olay olay hatırladım ve defterime not ettim.Hastalığın beni yataga bagladıgı dönemdeyse bu tanrıcılık rolümde doruk noktaya ulastığımı acıyla hatırladım.Evet canımdan cok sevdiğim bir insan tehlikeli bir hastalıgın tedavi sürecindeydi,ben de yakından ilgileniyordum,ama yine her zamanki gibi sadece üzerime düşeni yapmakla kalmayıp,acaba doğru doktor,doğru hastane mi sectimden tutun da basit bir recete veya rapor için bile tüm günümü ve zihnimi mahvediyordum.Ayrıca bu konuda sorumluluk almaya hazır kimselere guvenemiyor,onlar birşeyler için kosturuken oturdugum yerde acaba hersey yolunda gidiyor mu diye onlardan daha cok stres yükleniyordum.Muhteşem egom iş başındaydı.Benden daha iyi hiçkimse hiçbir sorunu çözemez,fikir üretemezdi,hatta sorunun sahibi bile:)Evet o dönem ağrı beni şiddetli vurmuş,sonrasında hayatımda iyice yer edinmiş,benim anlamaya niyetim olmadıgını anlayınca şiddetini tekrar arttırmıştı.
Bu farkındalıktan sonra hemen tek tek defterime not aldığım isimleri gözümün önüne getirdim..Bu insanları sırtımda taşırken gördüm kendimi meditasyon anında,hepsini tek tek sırtımdan indirdim,o an o kişinin bana hissettirdiklerine bağlı olarak kiminden özür diledim kimini affettim.O insanların hayatına hangi korkularımı susturmak için bu derece mudahele ettiğimi buldum,farkına vardım.Daha cok suclanma ve sevilmeme korkularımın üstünü kapatmak için bu şekilde davrandığımı buldum.Eğer herkes iyi olmazsa suclu hissediyordum,eğer hayır dersem sevilmemekten çok korkuyordum.Hatırladığım tüm olaylara ,o insanlara ve kendime içimden geldiği gibi hiçbir metoda bağlı kalmadan güzel enerjiler gönderdim.Sonra kendi kendime "başkalarının hayatını kontrol etmeyi bırakıyorum""herkes kendi kendine yeterli""ben sadece yardım etmeyi seciyorum""herkes kendi kararlarını kendi verebilir""hersey olması gerektiği gibi" gibi cümleler söyleyerek ,bunları bilinçaltıma kabul ettirdim.Meditasyonumu bitirip gözlerimi açtığımda kuş gibi hafiftim ..İnanılmazdı,ağrım yerinde yoktu:)Yıllardır süren düşünce şeklimle vucudumda oluşan enerji blokajını çözmüştüm sanırım:)Birkaç gün hep gözlemledim ,acaba ağrılarım ne zaman başlayacak diye,sonra bunun da bir çeşit güvensizlik olduguna karar verip bıraktım.Evet o günden beri hayatımda bel ağrısı yok,yıllardır sırtımda taşıdıgım yuklerin hepsini bıraktım çünkü,yenilerini almamaya da dikkat ediyorum:)Yine zaman zaman birileri için doktor randevuları organize ediyorum,biryerlere kosturuyorum,sorunları oldugunda konusup kendi bildiğimce çözümler sunuyorum,ama neden benim dediğimi yapmadı diye kendimi harap etmiyorum,canım evde kalıp kitap okumak istiyorsa arkadasım yalnız gitmesin diye kendimi sinemaya gitmek zorunda hissetmiyorum.Sevdiğim insanlar için herşey bensiz de yolunda mı diye kontrol etmiyorum..Tabi bu bilince geçiş biraz dikkat ve farkındalık gerektiriyor.Kendimi eski alışkanlıklarımla hareket etmek üzereyken yakalayıp,zaman zaman durdurmam gerekiyor.Ama günler gectikçe eski tarzımdaki davranıslarımın azaldığını farkediyorum ve belimin ağrımadıgını da:)
İşte size düşünce gücüyle şifalanmaya somut bir örnek...Düşüncelerimizin olumsuz ve yıkıcı olduğu takdirde vücudumuzda rahatsızlıklara yol açtığı tıbben de kabul ediliyor.Bence herkes niyet ederek ve ciddi bir çalışmayla enazından bu tarz ağrıların gönderdiği sinyalleri çözüp hayatından cıkarabilir.
Sevgiyle kalın...